Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




sohbet muhabbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sohbet muhabbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2017 Salı

Vantilatör

Bu yazı azıcık hatıra içermektedir diye uyararak başlayayım önce.
İşin aslı hafızamı ne kadar zorlarsam zorlayayım hep aynı silik görüntülerden başka da bir şey gelmiyor aklıma.
Ben yine de yazayım, blogum 5 yıldır benim için hafıza deposu oldu zaten :)
Babam-Allah rahmet eylesin- daha önce söylemişimdir Adana sıcaklarında yüncülük yapan bir esnafmış ve hatta esnaftı.
Annemin esnaf olmaktan sinir olacağı kadar da çok borçlanmalar yaşamış ve belki bunlar neticesinde rahatsızlanmış biriydi. Benim hatırladığım kadarıyla yine de rahat ve mutluydu.
Özellikle benim ilkokul ve ortaokul zamanlarımda dükkanına gittiğimde dükkanında mutlaka misafiri olur ve onları o küçük dükkanda en iyi şekilde ağırlamaya çalışırdı. Ama neticede her yerde yünler merserizeler vb var ve 2 kişinin ancak oturabileceği bir alan kalıyor ortada. İşte o zamanların dahi demirbaşı bu vantilatördü. Tam tarihini bilmiyorum, ben 32 yaşındaysam ya benimle yaşıt ya benden yaşlıdır. Sonra nasıl olduysa Ankaraya benimle geldi ve yıllardır yaz aylarında bizi Ankara sıcağında serinletti. Her gören "Aa var mı artık bu vantilatörlerden?" dese de işlevini yapmaya devam etti. Geçen sene teklediğinde eşim tamir etti ama bu sene ömrü yetmedi Raks vantilatörümüzün.
Dün eve yeni bir vantilatör alındığını duyunca (annem ve karabalığın planı bu, benim haberim yok) gerçekten üzgün hissettim. Yani ne gerek vardı ki dedim... Sonra baktım asıl üzüldüğüm şey, vantilatörden ziyade onun bana hissettirdikleri ve babamdan anı kalan birkaç parça eşyadan biri olması. Kapının önüne koyduk, belki biri anlayıp tamirini yaptırıp kullanır belki sadece hurda olur bilmiyorum. Giderken vantilatöre sarılasım geldi. Yani aslında içeri geçip biraz ağlamış olabilirim. Zaten duygusalım bir de üstüne hamileyim :) O ara aklıma Ekşilina ve annesi için yaptığı Clara-müze geldi :) Müze için yerimiz olsa bile eşyaya fazla tutunmak iyi gelmiyor onu bildiğim için, vantilatöre yeni hayatında başarılar dileyip yoluma devam ettim. Özlersem buraya gelir bakarım.
Babamdan hatıra bir de sarı-kırmızı gömleğim var (GS'liyim diye almıştı bana) onu da başka zaman anlatırım artık.
Şimdi biraz serinleyelim...

Hala içimde biraz Ekşimiklik yapmak var ama bir sıcak çikolata içersem bence düzelirim :)
Devamını oku »

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Sürpriz Yumurta Günlüğü :)

Ne kadar çok "günlük" yazmaya meraklıymışım meğerse değil mi?
Bu yazıyı uzun ama gerçekten uzun bir zamandır aklımda yazıyordum hatta noktalama işaretlerini bile koymuştum :) Kısmet bugüneymiş; yayınlayabilecek kadar yazı yazmaya vaktim olacak mı elbette bilmiyorum.
İşe başladım, malum Çeşme ve sonrası 3 aydan 1 hafta eksik tatil/izin durumundan sonra işe dönmek hala alışılabilir bir şey değil. Nereye baksam DENİZ arıyor gözlerim. Bulduğum en küçük MAVİ bile bana gerçekten umut veriyor, deniz kenarında olma ümidi :)
Neyse bu şiirsel girişten sonra 1 sürpriz yumurtanın haberini verebilirim sana sevgili blog.
(4 gün sonra)
Sürpriz haberini veremeden ortadan kayboldum.
Şimdi de sol elim egzamalı da olsa cayır cayır yansa da inat ettim yazacağım. Bu yazamama zincirini kıracağım :)
Çeşme'de iken öğrendiğimiz haber, canımın bu kadar çok erik çekmesinin sadece benim açgözlülük halimle ilgisi olmadığıymış. Kısaca hamileymişim, özetle Elifin abla olma durumu varmış.
Bunu öğrendiğimiz gün yaşadığım şoku kelimelerle ifade etmem zor. Emoji olsa gözleri ve ağzı kocaman olmuş bir şeye benzerdi.
"Sürpriz bebek olur mu? diyen de çok oldu. Bizim dışımızda ailelerden ve yakın çevremizden şaşıran pek olmayınca ortada öyle kalakaldık, meğer herkesin aklında "vakti gelmişti" durumu varmış.
Çeşmeye gitmeden önce daha Ankaradayken hematoloji tetkikleri için bilmeden ve "yok şüphem yok" rahatlığıyla girdiğim röntgen de işin cabası oldu. O dönem verdiğim kanlarda "hamile değilsiniz" demesi zaten ayrı bir rahatlık sebebiydi, belli ki malum gecikme sadece i-stresten olmuştu; bu da gayet makuldu. Sonra bir gün Çeşmede Elifle gayet laylaylomken bir anda sinir patlamaları yaşamaya başladım. O birkaç gün zirve yapınca hemen farkındalık boyutuna geçip bunu telafi etmeye çalıştım. (nasıl vicdan yapmışsam) Sonra bir de baktım ne yaparsam yapayım aşırı yoruluyorum ve dilim damağım kuruyor. Kahveyi çok severken bir anda kahve görünce tiksinmeye başladım ve canım nasıl erik yemek istiyor anlatamam. Havuzu olsa da girip içinde yüzsem diyorum. Geceleri tuvalete kalkıyorum ve tak bir gün ne fark ediyorum: benim midem bulanıyor. Ama ben hamile olabileceğimi o kadar düşünmüyorum ki hiçbir parçayı birbiriyle birleştirmiyorum. Derken o malum telafi gününde baktım cidden bende bir tuhaflık var; bir gülüyor bir ağlıyorum. Ve bu kadar kesişim kümesini en son Elife hamileyken yaşamıştım... Dırın dırın! Kendime gülerek eczaneye gittim, test aldım ve sonunda 3 bebeli insan Selceni aradım; "Ama bu testler yanlış da çıkıyordu değil mi?" diye, o da "pozitifin yanlışı olmuyor" dedi. Neredeyse o gündür gözlerimdeki şaşkınlık ve inanamama hali de geçmedi. İstemek/istememek değil bu; ciddi bir şaşırma... Manastırda rahibe değilim elbette ama :) Yani yine de şaşırma hakkım var değil mi?
Elif'e hamileliğim o kadar planlıydı ki, her şeyin günü ayı yılı belirli bir düzende gitmişti, şaşırdığım tek nokta çocuğumu normal doğuramamak olmuştu.
Bu sefer hani nasıl derler, ne olduğumu şaşırdım... Erken miydi yoksa istemiyor muydun veya hazır mı hissetmiyordum? Sanırım 3.sü. Elbette ki aklımın bir köşesinde "kardeş güzel şey" tohumu vardı ama o kadar uykusuz kalmıştık ki gerçekten uyumak istiyordum sanırım. Şimdi geriye dönüp bakınca aslında kendimi belki de hiçbir zaman hazır hissedemeyeceğimi anladım. Öyle bir an hiç gelmeyecekti ve ben hep erteleyecektim. O yüzden bu kararın bana/bize bırakılmamış olmasından evet açıkçası mutluluk ve rahatlama duydum :)
Süreç çok şükür keyifli ilerliyor, bulantı ve halsizliğim Eliftekine göre çarpı en az 2 olsa da bebişin tekmelerini hissetmek
(ara-revire gidiyorum)
Ben bu yazıyı yayınlamak için inat ettikçe araya bir şeyler giriyor, cuma günü elimdeki egzama fena kaşınıp yanarken yazmıştım bu kadar hızlıca ama yazarken bile dünyanın belirli bir kısmı dönüyordu. Ben bunu sahiden dinlenmek için bir uyarı olarak -HALA- görmüyorum; sonlara doğru revire nasıl gittim ve o yatağa nasıl uzandım gerçekten pek az hatırlıyorum. Tansiyonum 9-6 oluyor ve en önemlisi baş dönmesine eşlik eden halsizlikle ayakta mümkün değil duramayacak hale geliyorum ki otururken bile başımı sabitlemekte zorlanıyorum.
(yine ara)
Bu sefer umarım yazımı tamamlayabilirim yoksa cidden o haliyle "yayınla" tuşuna basıp kaçacağım :) Bir üst paragrafı okuyunca nerede kaldığımı hatırladım yoksa gerçekten "hamile hafıza kaybı" artı "balık hafıza" eklenince adımı sorsan düşünecek haldeyim. Hamilelikte bu iyi bir şeymiş, yani her şeyi hatırlamamak, ne güzel bünyemiz var bak bir de şikayet ediyoruz.
Neyse kısacası ilk aylarda geçen "Hamileliğim sanki aynı geçiyor." durumunun üzerini çizeli çok oldu. Sabah ve yemekten sonra bulantılarım geçmedi (neyse ki beyaz leblebi var), başımı gerçekten sabitleyemiyorum. Mesela bu yazıyı yazarken de kaymalar yaşıyorum ama inat ettim YAZACAM! Elife hamileyken her öğlen ve akşam 30+30 muhakkak yürürdüm ve yorulmazdım. Bunda ise öğlen gerçekten sadece yan bloktaki yemekhaneye nasıl yürüyeceğimi düşünüyorum. Demir takviyesi öncesi bu durum tuvalete nasıl giderime kadar düşmüştü, o yüzden çok şükür.
Hamilelikte veya çocukla ilgili bir durumda hatta hayatın genelinde hala temel prensibim, şükretmek. Bunu Elifin o çok ağladığı zamanlarda daha çok hissetmiştim. Yani o "kötü" olduğunu düşündüğün an şükretmek. Bana iyi geliyor :)
Şimdi nasıl geçti anlamadım, 18 haftalık oldu bile bebiş. Hareketlerini hissetmek bana hamileliği özlediğimi anımsattı. Farklı bir mekanizma yani bir anda sen ve o idrak halin devreden çıkıyor, otomatik pilot koltuğa oturuyor ve beni idare ediyor gibi geliyor. Çünkü o şaşkınlık ve unutkanlıkla yola devam edebilmem kendi idrakimle biraz zor :)
Geçen hamilelikte haftalık tutulan günlükler ve çekilen fotolar yerini "gerektikçe" ve "zaman oldukça"ya bıraktı. Evet bu açıdan 2. hamilelik rahat denebilir.
Birkaç yerde "Kararsızım çünkü ilk çocuğuma haksızlık yapacağımı düşünüyorum." gibi şeyler okumuştum. İtiraf edeyim ne demek istediğini anlayamamıştım. Hatta Elifi "o kadar da" sevmiyorum mu ki acaba?lara kadar gitmiştim... (İnsanın kendine eziyetinin sonu yok tabii) Geçen haftaya kadar laylaylom giderken ve kimseye haksızlık yapmadığıma zaten inanıyorken birden şunu fark ettim: Önümde gerçekten 2 çocuklu bir hayat tablosu var (Allah nasip ederse inşallah diyeyim)
Buna geçmeden önce şunu da açıklamak gerek tabii, hamile olduğumu algılamam ve buna sevinmem de 1-2 hafta almıştı ama 10 haftadan sonra şunu anlayabilmiştim: Eve bir bebek daha geliyor!
Buraya kadar okuyan olduysa tam burda bir kahkahayı patlatmıştır, ne diyorsun sen, ne içtiysen söyle biz de içelim diye :P İnanmıyorsanız bunu paylaştığım Şirine sorun :) Şirin hamileliğimin neredeyse başından beri şaşkınlığımın zirvesinde benimle dalga geçmeden beni dinleyen biri oldu. Bir de Züleyha var elbette. "Hamileymişim tamam ama yani bir de bebek olacakmış!" falan dediğimde ne demek istediğimi anlamışlardı. Hala arkadaşız evet :)
Sonra sıra geldi bebeğin cinsiyetini öğrenmeye... Gayet cool yazdığım şu cümleyi aynen aktarıyorum (günlüğüme): "Yarın dr kontrolü var, bebeğin cinsiyetini öğrenebiliriz ama aslında öğrenmesek de olur benim için. Şaşırmayacağım ve sağlıklı olsun zaten yeter."
Oysa ertesi gün şunlar yazıyor: "Hala inanamıyorum. Şaşırmam derken bilinçaltımda hep kız varmış ve ben o yüzde 50 ihtimali göz ardı etmişim. Cinsiyetin erkek olduğunu duyduğumdan beri yeniden bir şok dalgasına tutuldum."
ve bu arada erkek olduğunu bilmem kaç kere rüyamda görmüş ve hissetmiş olmama rağmen :)
Kız olursa "sorular bildiğim yerden gelir" mi dedim acaba?
Ama asıl sebebi de yazıp kaçacağım, devamını sonraya saklıyorum, hazır mısınız?
Yıllar boyu (en az 8 yıl) erkek annelerinin evlatlarına fazla, aşırı düşkünlükleri ile dalga geçmiş olan ben yine yıllar boyu eşim tarafından tehdit ediliyordum: "Çok dalga geçiyorsun, kesin bir gün oğlun olacak ve tüm bu laflarını yutacaksın." diye... Bebeğin cinsiyetini öğrendiğimiz o an eşimin gözündeki parlayan ışıltı kesinlikle bundan kaynaklıydı, benim girdiğim şokun da bundan kaynaklı olması muhtemel.
Ülkü ben lafı uzatınca kızıyor diye burada kesiyorum :) Canım Ülkü ile bu sene yüz yüze görüştük sonunda, "amma uzun yazıyon haa" dedi korkuttu beni :P
Tüm detaylar bir tarafa ve şaşkınlık boyutumu da silgi ile silersek geriye şükür ve mutluluk kalıyor, bir de heyecan tabii. Allah isteyen herkese nasip etsin. Amin.

Görsel bile bulamadım iyi mi şaşkınlıktan :)
* Arkası yarında "erkek anları" başlığı olabilir, bunu unutmazsam yazayım. Nasılsa arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğu erkek anası, ama tabii lafım meclisten dışarı canııım :P
** Önceki hamilelik günlüğüm Tanlanın sitesindeydi :)
Devamını oku »

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Hediye Gün :)

Farklı konu başlıkları ile karşındayım blog, yazdıkça yazıyorum bu ara ama nereye? Dur hepsini anlatacağım sırayla veya aklıma geldikçe :)
Normalde bu hafta işe başlayacaktım ama yarın hastane işlerim olunca bu 3 günü evde geçirdim. İlk iki gün biraz ortaya karışık geçti, hem kendime vakit ayırdım hem de ev işi yaptım ama bugün tamamen benimdi. O yüzden de adı HEDİYE GÜN. Dedim ki kendime canın bugün ne yapmak istiyorsa sahiden sadece onu yap. Kahvaltımı 9 olmadan bitirdiğim için akşam evinsanları 6da gelene kadar mutfağa yayıldım. Çalışma masamın üstü kalabalıktı ve toplamaya üşendim :) Mutfak da daha serindi yani asıl sebep buydu desem inanın. Masadaki her şeyi kaldırıp bir güzel yayıldım. Sonra fotoğrafta da gördüğünüz şahane bilgisayarımı açınca gördüm ki -yine- bana veda etmeye karar vermiş. İnanılmaz can çekişiyor, yedekleyip reset atılması için bir yere versem iyi olacak çünkü şu an yazdığım karabalığın bilgisayarının sesinden neredeyse açtığım müziği duyamayacağım. O kadar ateşli ki zaten altını muhakkak boş bırakıyoruz, neyse iş görüyor ya ona bakalım.
Pazartesi günü acayip bir zinciri kırdım blog ve bunun o an farkında bile değildim. Ne zincirmiş yahu!
Bizim ailede "mükemmeliyetçi" kişi annemdir, bunu da herkes bilir, dolayısıyla annemin üzerine zaten yapışık olan bu meziyetin (!) bende de olabileceği aklımın ucundan bile geçmiyordu. Nasıl mükemmelim ama ahahaha :P Neyse baktım ki yapmayı ertelediğim işlerim altında üşengeçlikten farklı bir sebep daha var: "Ya güzel olmazsa? Ya şununki bununki gibi olmazsa? Ya istediğim gibi yapamazsam?" Ayy bu ne menem bir şeymiş ve ben bunun farkında bile olmadan yıllar geçip gitmiş iyi mi? İyi değil tabii ama zararın neresinden dönsek kar, 32 yaş da fena sayılmaz.
Sosyopix'ten bir süre önce çıktı almıştım (1 sene olmuş olabilir) ve onları yaklaşık 2 sene önce ibekingden aldığım albüme yapıştıracaktım. Eylem basit. Ancak iki ayrı parça da bana bakıyordu ki yapmadım. Bu hafta pazartesi -nereden geldiyse Allah razı olsun- bana bir ilham geldi, dur dedim önce şu işi yapacağım ve günümün büyük bölümünde minnak fotoları albüme yapıştırıp yanlarına bir şeyler yazdım.
Aklımdaki gibi oldu mu?
Hayır.
Şununki bununki gibi oldu mu?
Hayır.
Yaparken eğlendim mi?
Çok acayip.
Yine yapar mıyım?
E ne duruyorum :)
Sonra yavaş yavaş tutulup kaldığım mükemmeliyetçilik zincirini kırmaya başladım.
Salı günü et yemeği pişirmeye kalktım hem de kayınvalide usulü. Et pişerken ciddi anlamda vejeteryan olmayı düşünmedim değil. Ölmüş de olsalar yazık değil mi dedim, yaptığım eziyete bak şu canlıya. Yıllardır "yok ben hayatta yapamam" dediğim şeyi bir Salı öğleden sonra 40. kez yapıyor gibi (hadi 39 olsun) yapmayayım mı?
Hiiyyyaaaaa kim tutar beni :)
Ya da çok açılmayayım da tutun siz yine beni.
Özellikle kitap yorumları konusunda beni tutan şey buymuş yahu, vakitsizlik de işin cillop gibi bahanesi.
"Ya aklımdakini tam olarak aktaramazsam?" diye diye yazmayı ertelediğim o kadar kitap birikti ki göz göze gelmeye gözüm yok, o derece. İyi bakalım belki bundan sonra bu kadar tartıp biçmem yazmadan önce ve yazmak için kendimi rahat bırakırım.
Ve diğer bomba gelişme; yeniden günlük tutmaya başladım. Amanın içimde neler birikmiş öyle, yazdıkça çok daha iyi hissettim ve ardından bir de annelik defteri tutmaya başladım. Nereye kadar gider'ine şimdi takılmayayım, ben bu rahatlama gazıyla epey yazarım gibi.
Dün okuduğum "Anneliği Like Et" kitabından aldığım notları da yazdım hatta deftere. Kitabın ismine çok takıldım ve neyse ki yazarına da sordum, cevap gelince sizinle de paylaşırım.
İşte böyle derken geldik mi bugüne...
Hediye gündü bugün. İnsanın hayatında senede 1 kere bile olsa yapması gerekiyor bence. Evde kimse yok ve ev işi yapman gerekmiyor ve çok şükür hasta da değilsin. Ballı lokma tatlısı değil de nedir?
Bugün yaptığım en büyük şey yazmaktı.
Sanki yazmalara doyamadım da bak buralara taştım :)
Ve son birkaç gündür okuduğum kitap; Mavi Orman...
Bana öyle güzel kapılar araladı ki, kitapla ilgili bir şeyler yazar mıyım bilmiyorum ama bendeki etkilerini yazarım veya zaten satır aralarından siz anlarsınız. Kitap bitmesin diye okumak istememekle her an boşluk olsa da kitabıma gömülsem gel-giti vardır ya hani, tam oradayım, basmayın üstüme :)


Yine yeniden görüşmek üzere canım blog,
Özlemişim seni :)
Devamını oku »

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Çeşme ve Sonrası (2.5 ay)

Başlık için biraz kafa yordum ama ne yazsam içeriği tam anlatmayacaktı, o yüzden kısaca "Çeşme ve Sonrası" dedim :) Oysa içinde başka bir dolu dünya var, hepsini buraya yazmak niyetim.
Çeşmeye tatil için gitmedik hatta aklımızın ucundan geçmeyen ve de geçmeyecek bir tatil beldesi... Tatillerimizi daha çok pansiyonlarda Kazdağları civarında yapmış insanlarız. Ege turu yaptığımız yıllar öncesinde de Mordoğan'ı merak etmiş ancak Çeşme'ye gitmek aklımızın ucundan geçmemişti.
Hayat bizi 2 aylığına Çeşmeye götürene dek :)
Biraz mecburi biraz gönüllü bir görev olunca, ben de Elifle vakit geçirmeyi fırsat bilip kısa süreli ücretsiz izne ayrıldım ve 5 parasız ama çok daha mutluydum, yalan yok :)
Çeşme'nin ne kadar (gereksiz) pahalı olduğunu gitmeden duyup gözümüz korkmadı değil ama gidince (bir müddet sonra) anladık ki insan kıvamında yaşanabilir mekanlar da var. 50 kuruşluk bir sodaya 5 lira vermek koyuyor açıkçası :) Bu yazıyı da belki o bölgeye giden biri olur / biz de unutursak hatırlayalım diye yazıyorum. Oldukça karışık olacak ama kusura bakmayın, bolca foto ekleyip durumu dengeleyeyim :)
Öncelikle Çeşme'ye gitme niyetiniz varsa bu niyeti sorgulayın derim. Yani neden o kadar para vermek istiyorsunuz :) Ahahaha şaka bir yana gerçekten bilinçli bir şekilde tercih yapmak önemli, bunu gidince daha iyi anladım.
Çeşme'de Çiçek Apartta kaldık ve bizim ilk apart deneyimimizdi. Apartta kalmayı ilk haftalarda sevdik ancak sonra temizliğin yapılmaması, bulaşık makinesi olmaması gibi sebeplerle apartta kalmaktan soğuduk. O açıdan tatil yaptık diyemesem de işe gitmemek, her gün deniz görmek zaten başlı başına tatil benim için :)
Bolca dondurma yedik. Ya da şöyle diyeyim Elif ve karabalık yedi :) Benim dondurma ile hiç aram yok arada ayıp olmasın diye yedim.
Çeşme'nin ilk fotosu denizden gelsin o halde... Çok seviyorum kendisini. Anlayan anladı :)


Mayıs ve Haziran ayında Çeşme çok güzel, gelsenize :) Çünkü boş  :) Ancak rüzgarlı... Yani zaten azıcık tatilimiz var, onda da hemen kendimizi suya atalım derseniz pek emin olamadım. Yine de ben yazayım siz karar verin.

1. ÇEŞME MERKEZ

Rumeli Pastanesi:
Dondurma ve sakızlı muhallebi sevmeyen biri olmama rağmen sevdim burayı. Ve ilk defa şişirilmiş gelmedi bir mekan. Öyle, olduğu gibi geldi.


İlk defa bu kadar çok dondurma aldım ki yine hepsini bitiremedim ama sade ve karadut çok güzeldi.


Çeşme merkezi ilk gördüğümüzde "E bu muymuş?" dedik çünkü gidip görmeyenler için Çeşme o kadar şişirilmiş bir yer ki insanın beklentisi de haliyle fazla oluyor. Neyse uzun bir sahil şeridi var, Elif de son anda Semra'dan aldığımız scooter'ıyla çok şükür denize uçmadan gezinmeyi başardı.

Yüz ifadem çok belli olmasa da aslında burada mutluluğun resmini yaptım abidin :)

Burada da gittiğimiz ilk haftalardan birinde, sabah uyanıp "haydi deniz kenarında piknik tadında kahvaltı yapalım."dedik ama pek mümkün olmadı. O kadar çok rüzgar vardı ki, yediğimiz simitlerin susamları ağzımıza giremeden etraftaki kuşlara nasip oldu :)


Kale:
Kaleyi öyle sıkışık bir zamanda gezdik ki Elifle, ben kan ter içindeyken onun bir de kakasının gelmiş olması münasebetiyle kaleden hiçbir şey anlamadım. Ve 8 lira vermekten pek de mutlu olmadım :)
Kaleye çok yakın olmasa da Petit Coin'de yemek molası verebilirsiniz, hoş bir mekan. Hastag Kafeyi hiç sevmedik ama zevkler tartışılmaz tabii.

Ilıca Plajı:
Çeşme'de en sevdiğim yerlerden biri oldu. Yazın o kalabalık halini görsem muhtemelen soğurdum ama biz daha çok deniz, biz ve kahvemiz şeklinde kumlardaydık. Hatta ilk zaman ben hırkalı oturuyordum :) Büyük plaj halka açık ama park yeri sorunu vardı o yüzden ben Küçük Plajı tercih ettim. O işletmeyi de ayrıca sevdik, bu yazıya denk gelirlerse selam olsun :)



Bu amugurumi de Eda'nın geldiğinin kanıtı, kardeşim bu kadar yetenekli olmak zorunda mıydı? Böhüüü :)
Ilıca PLajı'ndaki kum gerçekten çok güzel ama su soğuktu. Ben diz kapaklarımdan öteye pek girmedim. Yaz aylarında belki bel çevresine kadar girerdim :)

Dalyan:
Çeşme merkeze tam mesafesini bilmiyorum ama 5-6 km. gibi sanırım. Güzel bir yerleşim yeri. Hemen kıyısında yer alan balıkçıların fırsatçılığı bizi soğutmuş olsa da orada harika bir kafe keşfettik, adını hatırlayınca yazayım. (Vriend ve Dikkie imiş)Kısaca ana caddenin bir arka sokağındaki bol kedili köpekli mekan diyeyim:) Bohem bir havada olsa da sahibi beyefendi Elifle öyle güzel ilgilendi ki, Elif hala oraya gitmek istiyor :)


Bu sadece kapısı kalmış evi de Dalyana giderken çektim. Bence hoş bir hikaye yazılabilir bu "ev" için :)

Ildır:
İki kez gittik ve Ildır'ı çok sevdik.



Mesela burada da, bir dizinin tecavüz sahnesinin çekimi ile meşhur olmuş bir mekan vardı ve girmedik tabii. Yani böyle saçma sapan "ün"ler bizim halkımızı neden tkiliyor cidden anlayamıyorum. Ildırda sokaklarda gezmek, dut ağacına rastlamak ve manzarayı izlemek yeterince güzel :)
Çiftlikköy:
Burası konusunda son derece bencil davranacağım. O kadar çok sevdim ki sadece kendime saklayasım var :) Çeşme merkeze 4 km. mesafedeki bu yerin Çeşme merkez ile hiç ilgisi yok, sanki gerçekten kendi halinde bir Ege sahil kasabası :) Orada bu sezon açılmış 3-4 masalık balıkçı ile de ahbap olduk, giderseniz kaçırmayın derim, Adana dürümcünün hemen yanı. (Adını hatırlayamadım)
Bir akşam balıkçıdan çıkmış arabaya doğru yürürken çoook yaşlı bir amcanın bebek arabasını sürdüğünü gördük, oldukça küçük bir bebeği uyutmaya çalışıyordu, fotoğrafını çekemediğime üzüldüğüm anlardan biri :) Amcaya (dedeye yani) gülümsedik, o da "ne yapayım yavrum, anne de baba da çalışıyor, ben de bunu uyutcam uyursa" dedi ama hali o kadar komikti ki :)

2. Alaçatı:
Alaçatı hakkında yazacaklarım ile ilgili kimse kusura bakmasın ama oldukça komik bir yer bence :) Bir grup İstanbullu düşünmüş taşınmış ve demiş ki, "Bizim paramız çok ama burada harcayamıyoruz, haydi gidip kendimize bir Ege sahil kasabası bulalım, orayı dekore edelim (ederken de biraz bozalım) ve bolca mekan açalım. Ben yeme-içme açayım, sen butik aç, Ayşe Hatun başka bir şey mesela. Yalnız fiyatlar sadece bizim ödeyebileceğimiz seviyede olsun ki marabalar zaten giremesin. Girenler de kendini "havalı" etiketlesin ve böylece para da yabancıya gitmesin. Sen bana yemek yemeye gel, ben sana bluz almaya geleyim. Anlaştık mı?" demişler ve Alaçatı köyü de böylece sosyetenin mekanı olmuş. Sokaklarında gezerken boş yere deniz aramayın çünkü denizi de yok :)
Eda geldiğinde herkes çok memnun ayrılmış diye "Köşe Kahve"ye gidelim dedik ki tam köşesinde Elif öyle güzel altına yaptı ki :) Normalde inadından kaynaklı olarak çişini tutar hele ki dışarıda asla altına yapmaz ama hem inat krizi ağlama krizi ile birleşmişti hem de bence "Ben böyle mekanın..." dedi ve koyverdi :) Ama o an benim gözleimdeki panik ile karabalığın rahatlığının tezatlığı kayıtlara geçti, kucağındaki bebe altına yapan adam dondurmasını yemeye devam etti, ahahaha :P
Köşe Kahve'de 18 liraya limonata var, içersen :) Ben içmedim hatta fiyatları görünce hiçbir şey sipariş vermedim. Eda kahve söyledi ve gelen kahvenin ne sunum ne de ikramlı olması (yanına bir çiçek veya başparmağım kadar kurabiye koymak zor olmasa gerek) bizi ekstra şaşırttı.

My sister :)
Kırmızı Kedi Yayınevinin minik bir satış yeri vardı, hoş bir mekandı

Elif Çeşmede kedilere öyle güzel alıştı ki:

Alaçatının bence en güzel yeri pazar yeri. Onun haricinde ne içinde dondurma olmayan krema dondurmasının topuna 5 lira vermek ne de samimi olmayan mekanlarda cep yakan fiyatlarla can sıkmak. Alaçatı bize o açıdan pek anlamlı gelmedi ki yaz kalabalığını görmedik bile.
Sokakları gerçekten güzel evet ama o kadar çok mekanla doldurulmuş ki gerçek halini göremiyorsun, hep makyajlı olan biri gibi geldi bana :)

3. Urla:
Burası hakkında ne yazsam az kalacak çünkü mekandan ziyade oraya ulaşabilmem burası için taslakta kalmış ayrı bir yazının konusu. Kısaca özetleyeyim, normalde Ankarada arabayı hiç kullanmıyordum (nadir) ama Çeşmeye gelince kullanmaya başladım ve bir anda özgüvenim yükseldi. Arabayı bir kere kullandıktan sonra günlerden bir gün haydi markete gidelim, oradan da parka gideriz diye Elifle evden çıktık. (11 Mayıs Perşembe) Bi baktım normalde uyumayan çocuk uyuyakalmış ve tam karşımda o sırada Urla tabelası var. Haydi bre dedim; macera senin dostum! Meğerse gittiğim yol eski yolmuş ve ben yol boyu acayip terlemiştim ki sebebi klimanın kapalı olmasıymış. Yolda giderken Banuya sürpriz yapayım diye onun ev ve iş adreslerini google haritalara yazdım ve ona güvendim. Sanırım tek suçum buydu! Normalde bizi köy yollarından çıkarmayı başaran navigasyon kafayı yemesin mi? Tam o sırada Elif uyanmasın mı? Ben yeni kullanmaya başladığım araba ile kendimi dar sokaklarda bulmayayım mı? O ara döktüğüm ter ile zayıfladım valla. Banuya da ulaşamadım ve zar zor dönüş yolunu (en az 10 kişiye sorarak) buldum ki Banu aradı, "Esra geri dön, gel bekliyorum" dedi. O an ben yine ne cesaret geri döndüm ve Banuyu nasıl buldum gerçekten bilmiyorum. Urlaya gitmem 25 dakika, Banuya ulaşmam 1.5 saat falan olmuştu ki arabadan indiğimde bacaklarım hala titriyordu :) Hemen karabalığı aradım, iş çıkışı gel bizi al dedim ama sakin kocaya sahip olmak da zor anacım. Telaşını da kursağında bırakıyor. "Sen bir dinlen kendine gel, yine gelemeyecek gibi olursan o zaman gelirim ama bence halledersin." dedi. Bak şimdi! Neyse Kipa'nın altına park ettim. Bak bir de ondan önce az duraklayayım diye yaya yoluna duraksadığım an bir yaya bana çemkirmesin mi? Valla o gözü dönmüş yorgunlukla üste çıkmayı başardım :) Rüzgar Gülü Kitapçısında Yıldıray ve Banu ile ne konuştuk hatırlamıyorum ama tatlı sahibinin simit ikramını unutamadım. Sonra Banu'nun Cincüce dükkanına gittik. O kadar tatlı bir yer olmuş ki; Banunun yıllardır atölye hayaline kıyıdan köşeden ortak olan biri olarak atölyenin canlı halini görmek gözüme yaşları boca etti. Yolun açık olsun Banu! Urladan dönüşte Yıldıray'ın beni arabaya götürürken "Arabayı hangi kata park ettin?" sorusuna o kadar kendimden emin bir şekilde "Hiçbir fikrim yok" demişim ki Yıldıray epey güldü. Yani zaten park etmeyi başarmışım, bir de yerini mi hatırlayacağım... Peh! Çok şükür otobandan kısa sürede Çeşmeye vardım ve o günden sonra arabayı her gün kullandım hem de glimalı :)


Tayga ve Elif :)
Urla merkez eğlenceli ama denizi yok ki bizim baktığımız ilk şey deniz olduğu için Urlayı farklı bir gözle gezdik. Deniz kenarı olan yerleri açıkçası sevmedim. Samimi olmayan balıkçı mekanları ve bir de her şeyi ücretsiz vermiş olduğundan şüphelendiğim DenizAtı isimli mekan vardı (Yoksa Deniz Yıldızı mıydı?) ki sadece tuvaletini kullandık :)
Pazarı güzeldi, erikleri efsane :)
Ömre Bedel Yemekler'de ne olur yemek yiyin, sahibi çiftin nezaketini ve ortamın samimi havasını solumanız lazım. yemeklerini de çok sevik biz.

4. Kuşadası:
Ne alaka demeyin, 1 geceliğine Kuşadasına gittik Pelinlerle. Yine benim copilotluğumda gittiğimiz için eski yoldan gittik ve zorlandık. Kaldığımız otel Ephesius Oteldi. Hem görüşmüş olalım hem de çocuklar havuza girsin niyetiyle gittik ve başarıya ulaştık. 2 gece kalmaya da gerek olmadığını gördük. Daha çok minnak, butik, pansiyon kıvamlı yerlerde kalınca "her şey dahil" bir konsepte ayak uydurmak zor oldu. Yani bu kadar aç insan olduğunu bilmiyorduk :)
İzmir ve civarında oturan çocuklu aileler için 1 gece kalmak için düşünülebilir bir yer :


Kuşadası Merkezi o kadar sevmedik ki hızlıca gezip ilçeden ayrıldık. Efese önceden gittiğimiz için uğramadık ama Şirinceye gitmemek içimde kaldı :)


5. İzmir:
Koca şehri araya nasıl sıkıştırdım yalnız :) İzmire yıllar önce iş için gitmiştim ama pek bilmiyordum. Üçkuyulardan feribota binip Bostanlı tarafında indik, sahilde biraz turladık ve sonra Karşıyakaya gittik ve kalabalığından başımız dönüp çıktık. Pişisi güzeldi :) Karşıyakanın nesi bu kadar seviliyor anlayamadık ama tek bir yerine bakıp ön yargılı olmak da doğru değil. Belki biz kalabalık ve büyük şehirden bezdiğimiz için öyle gelmiştir bilmiyorum.
Alsancak tarafında Elif arabada uyuykalınca ben inip sahaf gezdim ve Kabuk Kitabevine gittim. O kısımlar güzeldi.
6. Foça:
Saat 6 gibi arabaya geri döndüm ve Çeşmeye geri döneceğimizi düşünüyordum ki, karabalık "Haydi Foçaya gidelim" demesin mi? O ne be? Valla gittik :) 7 gibi oradaydık, gece 10 gibi de ayrıldık. Foçaya aşık olacağımı düşünmüştüm anlatılanlardan sonra ama öyle olmadı.
Aman Esra sen de hiçbir şey beğenmiyorsun diyeceksiniz :)
Evet güzel bir sahil kasabası ama aşık olacak etkiyi yaratmadı bende.
Veya benim aşkım Küçükkuyu olduğundan gözüm başkasını görmüyor diyelim :)
Her yerde 5 liraya satılan ve pek de güzel olmayan mısırlardan sonra 6 liraya satılan ama dönüp 2.yi aldığımız mısırcı teyzeyi keşfedebilirsiniz.
Lakin dondurma için aynı şeyi diyemem. Ününü duyup yapışkan sivrisineklerine rağmen sırada bekledik ve farklı çeşitlerde dondurma aldık buradan ve sonuç... Çeşmedeki Rumeli Pastanesi çok çok çok daha iyi... Gerçi dondurmayı zaten sevmeyen ben, gurmelik yapmayayım :)


Foçada olsam kitap kulübüne katılırdım, güzel bir etkinlik grubu gibi duruyor :)

7. Mordoğan / Karaburun:
Yıllar önce Çeşmeye gitmeyip Mordoğan'a gittiğimiz o tatilde Mordoğanı bir acayip sevmiştik, o ne tatlı yerdi öyle... Eda gelince haydi o tarafa yeniden gidelim dedik. Deyim yerindeyse bin pişman olduk :) Mordoğan yolu düzeltilmiş evet ama Mordoğanın kendisi akalablıklaşmış ve bozulmuş... Üzüldüm hatta keşke eski hali zihnimizde kalsaydı dedik. Karaburun kesin süper olacak diye yola devam ettik ki yol yapım çalışması bitmeden ne olur gaza gelip o yola çıkmayın. Hepimizin midesi altüst oldu. Ve gittiğimize değecek bir şey göremedik. Koylarına gitmedik (belki fikrimiz değişirdi bilmiyorum) ama merkezi ve çeşitli mekanlarını görmek için o kadar yolu gitmek, çok gereksiz geldi.
Yine de illa gideceğim derseniz Nergis Kafe'ye uğrayabilirsiniz. Hoş bir mekan gerçekten.

Çeşmeden sonra Uşak'a geçtik, oradan Adanaya, oradan da Mersin-Erdemli'ye. Yarın buradan da ayrılıp Angaraya dönüyoruz ki zaten 15 gündür karabalığımız da yanımızda yok :(
Bu 2.5 ayda aklında ne kaldı derseniz;
- Elifle bazen kaliteli bazen kalitesiz ama hep beraber vakit geçirmek. Kreşe başlayınca Elif koşarak gidecek belki ama ben çok üzüleceğim. Onunla beraber olmaya öyle çok alıştım ki...
- İş yerinden uzak kalmak çok iyi geldi, istediğim saatte uyanıp uyanmak ve kafana göre takılmak ne güzel bir lüksmüş.
- Her gün denizi görmek. Uşak ve Adana hariç tabii :) Sanki denizden beslenen bir canlıyım. Etrafımda deniz varsa nefes alabiliyorum, deniz yoksa soluyorum...
- Pazar yerlerini çok sevdiğimi anladım.
- 6.3'lük depremde Elifi duşta yıkıyordum ve deprem anında yıkamaya devam ettim. Ya su kesilirse dedim. Ahahaha zihnim nasıl çalışıyorsa artık, gerisi yorumsuz yani.
- Wonder Woman ve Transformers izleme şansımız oldu ailelerin yanındayken, Wonder Woman iyiydi, diğeri berbat, uyumuşum zaten :)
- Mersine gidecek olursanız MEMOŞ TANTUNİ'de tantuni yiyin anacım, daha da bir şey demiyorum.
- Çeşmede Kumrucu Şevki'de kumru yemeyin. Ya da yiyin ve bu tecrübeyi de yaşayın :) Ama açsanız yemeyin ya valla yazık...








Çeşmede bir haber öğrendik ve epey şaşırdık, onu da sonra anlatayım.
Buraya kadar okumayı başarmış olanlara selam sevgi öpücük :)
Şimdi Çeşme'ye gitmeye hazırsınız işte :)
Bu yazıyı 2 bebeli evde ve bir haydi zor şartlarla yazdım, ben de bir öpücüğü hak ettim bak :)
Haftaya işe başladığımda farklı yazı başlıkları ile karşınızda olurum... Bekleyin beni anacım.


Devamını oku »

11 Temmuz 2017 Salı

Konuş!

Tadelle'yi epeydir yememişim belli ki sloganlı çikolata üretmiş ve haberim olmamış.
"Konuş" bu ara beni o kadar çok yansıtıyor ki.
Çeşmede ve sonrasında yazdığım yazılar (sanırım 3 veya 4 oldu) taslakta beklerken bugün içimdeki sıkıntıyı atabilmek için öylece yazmaya karar verdim.
Çeşmede ve sonrasında öyle şeyler yaşadık ki :) Sanki 2-3 ay değil de yaşadıklarımız daha daha fazlasıymış gibi geliyor. Hani bir gün içinde çok aktivite yaparsan o gün sana 24 saatten fazla gelir ve başını ve sonunu kaçırırsın ya sanırım öyle bir şey bizimkisi. Erkekler bu durumu daha rasyonel yaşadıklarından sadece kendim için konuşsam olur :)


Konuşasım, anlatasım çokça şükredesim var ama nereden başlasam bilemiyorum sanırım.
Ankaraya dönmemize birkaç gün kaldı Elifle. Karabalık 10 gün önce dönmüştü ve biz döndüğümüzde de Ankarada olmayacak ne yazık ki.
Ankarada özlediğim şeyler, arkadaşlarım, kitaplarım, çalışma masam ve Grano kahve :)
Yanımda ne kadar çok kitap olursa olsun yanımda olmayanları canım çekti/çekiyor. En son bu sabah "Tanrı Daima Tebdili Kıyafet Gezer"i bitirdim, Damla'dan ödünç almıştım. Bu tarz kitapların bence kütüphanemde olmasına gerek yok, o yüzden de ödünç aldığıma mutlu oldum. Güzel notlar almış olsam da fazla uzatılmış geldi hikayesi ve bittiğine üzüldüm diyemem. Her ne kadar "kişisel gelişme"ye açık biri olsam da okuma yaparken bu alanda zorlanıyorum çünkü ilerlemiyor. Ya da bazen sadece ciddi edebi eserleri okuma açlığında oluyorum. O zamanlar çocuk kitabına elim gitmiyor zaten.
Kitap okuma hızım işte böyle çeşitli sebeplerle yavaşlarken hızı artan başka şeyler oldu ama onları burada anlatmayayım.
Yani hem konuşasım var hem susasım anlayacağınız :)
Bu yazı da bir zinciri kırma yazısı olsun mu?
Neden olmasın :)

Devamını oku »

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Kabuktan Çıkma Güncesi

Yeniden merhaba canım blog,
Öyle ilginç gelişmeler yaşandı ki son haftalarda hayatımızda, takip etmekte zorlandım.
Kah güldük eğlendik kah ağladık hüzünlendik. Tabii Allah sağlık versin, hepsini "deneyim" olarak görüp içlerinde kalmadık.
Nereden başlasam ve nasıl anlatsam bilmiyorum ama şöyle diyeyim:
Uzun bir süredir deniz kenarında olmak istiyordum ve bunu bilen arkadaşlarım bana "deniz" dilemişlerdi doğum günlerimde ve yıl başılarında. Sonra geçen hafta birden sürprizli bir gelişme oldu ve kısa bir süre gibi görünse de (o da göreceli tabii) bana uzun ve hoş görünen bir süreç başladı. Kısmet olursa 2 ay gibi bir süre Çeşmede yaşayacağız. Tatil gibi değil, eşim çalışacak, ben çalışmayacağım bu sürede ve bolca Elifle olacağım.
Hani nereden nereye diyorum, ne dilediğine dikkat etmek gerek diyorum ve bana "deniz" dileyen arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.
O halde bu yazının başlığı neden "Kabuktan Çıkma Güncesi?"
Çünkü Ankara ve rutinlerimiz (ne kadar sıkıcı olsa da) "güvenli bölge" idi. Ve bunun neticesinde "yeni" bir şeyler keşfetme imkanım da hiç olmuyormuş ve aman yarabbim biz nasıl bir koşturma içindeymişiz.
Buraya geleli henüz birkaç gün oldu.
Çeşme'yi (denizi haricinde) sevmedik :) Yani bizim tarzımıza pek uygun bir yer değil çünkü Ege'de de olsak nereye gidersek gidelim gönlüm hep Küçükkuyu'da kalır benim.
Neyse bulduk bunamayalım şimdi :)
İzmir'e ve Urla'ya yakın olmasına çok sevindim. Görüşmeyi planladığım bir dolu arkadaşım var.Yaşasın!
"Kabuk" da işte tam olarak kendimde keşfettiğim şeyleri yazma sürecim olacak.
"Belirsizlik ve Değişimle Birlikte Güzel Bir Hayat"tan korkmamayı bu kitaptan sonra daha bir benimsedim. (sahaflarda ısrarla arayınız veya ödünç verecek arkadaş bulunuz.)
Kalacak yer, Elifli hayat vb şeyleri güncenin devam yazılarında yazayım.
Bu bölge için "yapmadan/yemeden dönme" dediğiniz ne varsa yazın.
Sakızlı dondurma ve Kumrucu Şevki yazmayın da :P

* Eklediğim görseli bugün benim çekmiş olduğuma inanamamak... Hayat :)
Devamını oku »

24 Nisan 2017 Pazartesi

Hafta Sonundan & Eliften...

Sevgili blog, yoğun geçen hafta sonumu anlatasım var.
Öncelikle baharın +20 derece ile hani olmadı en az +17 ile gelmesini umut ediyorum; yoksa soğuk memlekette olanlardan biri olarak isyan bayrağımı çıkartacağım: tez, güneş çıksın ve bizi ısıtsın.
Cumartesi ve pazar günü hava oldukça kapalı ve soğukken biz 2 gün de dışarı çıktık. Elifi hafta sonu evde gündüz vakti uyutmaya çalışıp kafayı sıyırma noktasına gelmemek için uykusunun geldiği saatte attık kendimizi sokağa. Eskiden arabada uyumayan çocuk son aylarda uyumaya başladı, o kadar mutluyum ki :) Elif arabada uyurken Migrostan 23 Nisan indirimini kurcaladım ve güzel şeylere denk gelebilmenin keyfine vardım. Çoğu için ise aynı şeyi söyleyemeyeceğim... Ardından Tunalı taraflarına geçtik ve Kuğulu Parka gittik.

 Yürürken YKY ve İş Bankası'na da uğradık. D&R'a sadece Sabit Fikir Dergisi'ni almak için girdim. İçeride ne nefes alabiliyorum ne de kitap seçebiliyorum. Dost'un hemen yanındaki daha önceden gözüme kestirdiğim Padam'dan kahve alıp çıktık, o kadar çok soru sordum ki barista çocuk "Ay bi git be kadın" diyecek diye korktum.


Merak eden olursa, 1 yıl önce açılmışlar ve kahvelerini Federal Coffee'den alıyorlarmış.
Ardından arkadaşımızın atölye arkadaşları ile ortaklaşa açtığı fotoğraf sergisine gittik.

Fotoğrafların çekilmesinde değil belki ama düzenlenmesi ve fikir verilmesi aşamalarında emeğim olduğu için merakla gitmiştim sergiye. İnsanların TV karşısında boş oturmakla kalmayıp dışarı çıkıp bir şeyler üretmesi hoşuma gidiyor. Bu dediğim arkadaş da hani bana Grano'da kahve ısmarlatan var ya işte o :)
Ertesi gün Cer Modern'deki "Çocuk Kitapları Şenliği"ne koşarak gideriz diyorduk ki sabah kar yağması ve Elifin heyheyli uyanması ile dışarı çıkmamız öğleden sonrayı buldu. Elif arabada uyurken ben Bedri Rahmi Eyüpoğlu ve Frida sergisini gezdim. Zira gerçekten şenlik adına ortada pek bir şey yoktu :(




Benim ilgimi en çok mektuplar ve çantası çekti. Kişinin "özel"ine olan ilgim beni bazen korkutmuyor değil :) Ama heyecan duyuyorum bir yazarın yıllar önce yazdığı mektubu okuyunca, ne yapayım...
Oradan sonra da KKK ve annesinin yanına gittik. İyi ki gitmişiz; hayatta en sevdiğim tatlı olan elmalı pasta vardı, oyy yanıma bile verdiler. Az sonra hapur hupur yicem valla :)
Buraya kadar çok neşesiz anlattığımı fark ettim.
Sebebi "annelik" mi yoksa benim "desperate" lığım mıdır bilmiyorum.
Adını "tükenmiş çaresizlik" koydum.
Şuraya azıcık ağlayayım da sonra kahvemi içip elmalı pastamı yiyeyim.
                                                                             ***
Allah sağlık ve huzur versin (amin) çok şükür keyfimiz yerinde, lakin bu çocuk gerçekten NEDEN bu kadar ÇOK ağlıyor? Ve bu İNAT neresinden geliyor ki sihirbazların içlerinden renkli fular çekip insanı şaşırtmaları gibi, inat da Elifin bir yerlerinden çıkıyor ancak sonu gelmiyor?!
Doğum günü yazısından hemen sonra bezini çıkarma kararı aldı(k). Olay nasıl gelişti bilmiyorum. Şu an alıştırma külodundayız. Bezini sadece kakası gelince takıyoruz (burada Şebocum seni andım :) Çişini bu kadar tutabildiğini bilmiyordum açıkçası ve dışarıda çocuğu çişe götürmenin neşeli olabileceğini. Devamında ne derim bilmiyorum ama "false alert"lerde bile eğlendim ya da vitesi boşa aldım artık bilmiyorum...
Lakin hafta sonu yaşadığımız inat ve ağlama krizlerinde akıl ve ruh sağlığımızı pek koruyamadık. Şimdiye kadar bizi az biraz idare eden tüm yöntemler sanırım bu kez çöktü. İçimden sadece "AAAAYYYHHHHH" diye bağırmak geldi, onu da yapmadım. Seçenek sunmanın adını "tehdit" saymazsak seçenek sundum diyebilirim ama bizim gerçekten en acil ve tez zamanda bahsettiğim psikologtan randevu almayı başarmamız lazım yoksa Elifi bir yere bırakıp karabalık ve ben gideceğiz psikologa. Durumumuz bu...
Bir de Elifi kısacık görüp "Aaa ne kadar sakin bir çocuk!" diyenler; ağlama krizlerinin kayıtlarını tutuyorum artık. İsteyene video, görüntü, ses kaydı ne isterse yollayabilirim. Çünkü bir yerden sonra kendimden şüphe etmeye başladım. "Ağlamıyor da acaba biz mi öyle duymaya başladık?" diye ama yok hani bariz bir şekilde "hiç bir şey yapmıyor olmamız" veya "ilgimizi doya doya göstermemiz" ya da "tam ortası" hallerimiz çocuğumuza batıyor. Yani batacak bir şey çıkıyor. Bazen gerçekten kendimi mayın tarlasında yürüyor hissediyorum. Her an -farkında olmadan- bir şey yapabilir veya söyleyebilir ve Elifin inat ve ağlama krizini tetikleyebilirim diye... (Mustafa Yolaşan'ın "Şans Yolu" programı ile büyümüş bir nesiliz ne de olsa...)

Görsel buradan
Sabah uyandığında boğazı oldukça kötüydü, kreşe bırakmaya kıyamayarak da olsa elbette ki bıraktık. Şu an dünya bu dünya, yapabileceğim bir şey yok...
Geçen gün bahsettiğim bir kitap vardı hani, işte orada geçen şeyleri yapmaya çalıştığımda daha iyi hissettim ama. Geçen hafta bu yazıyı yazmadıysam bir sebebi var yani.
"Öfke" ve "tükenmişlik" hissini fark edip ondan kaçmaya çalışmadım. Onların içimden geçmesine izin verdim. Bu güzel bir duyguydu...
Şimdi sırada Elif ağlarken yeni tanıştığım duygularım var. Onları da fark edip içlerinden geçebilirsem güzel bir yol kat etmiş olacağım.
Ya da aklına bir şey gelen varsa söylesin.
"Dönemsel" veya "Bu da geçer" haricinde olursa çok müteşekkir olurum :)


Devamını oku »

14 Nisan 2017 Cuma

Dün / Bugün: Keşif Zamanı

Hastalıkları atınca ve havayı da güzel görünce coştum iki gündür. Normalde daha "bilindik" ve aslında "güvenli" yerlerde seyre çıkar, çoğunlukla her zaman yaptığım şeyleri yapar sonra da dönerim. (öğlearasıesoş etiketinde bulabilirsiniz beni :) Ama son 2 gündür "güvenli" bölgede durmadım ve yürüdüm gitti :)


Yürüdüğüm ara yollar beni yeni açılmış güzel bir kafeye götürdü. Ben sadece "kahveci" olduğunu düşünüp girdim ama meğerse yemek seçenekleri de varmış. (Her şeyin olduğu bir kafe değil neyse ki) Benim için önemli olan açıkçası bulunduğum mekanda hissettiklerim. Yani orada iyi/özgür/keyifli hissediyorsam ve muhatap olduğum kişilere gıcık olmamışsam sipariş verdiğim şeyi sevmesem de olur. Ama tabii seversem de ballı lokma tatlısı. Bunun en güzel örneği elbette ki Grano. Ama Grano'ya alternatif de eklediğim için mutlu oldum. Konseptler neredeyse tamamıyla farklı ama henüz çok kalabalık olmadığı için dün ve bugün gittiğimde rahatlıkla sakince oturup kahvemi içip kitaplarıma gömülebildim.

Ve o ara yine ne yapacağını şaşıran ben, notlar da aldım. Bu notların bazılarını blogumda paylaşasım var :)
Kahvenin yanında 1 tane mavi renk çokomel vardı, ben de "Aa mavi, kızım çok sevinecek" dedim diye bir tane daha getirdiler hatta bugün gittiğimde direk 2 tane çokomel gelmişti :) Güzel bir detay bence, gülümsetti beni.
Mekan, yanlış anlamadıysam 5 arkadaşın ortaklaşa açtığı bir yermiş ve farklı bir şeyler yapmak istemişler. Bunun için çok da çaba harcanmış gibi durmadığı için ayrıca sevdim :) Bu manzaranın önünde bugün oturup canım Dilge'nin kitabını yeniden okudum, notlarımı aldım ve beni çocukluğuma götüren ne varsa hatırlamaya çalıştım.


video
Dün ve bugünü biraz karışık anlattım ve daha çok kafe tanıtımı gibi olsa da aslında orada bambaşka bir kitap daha okudum ve okuduğum her satır ile beraber yenilendim. İliklerime kadar mavi enerji ile doldum. Hangi kitap olduğunu tahmin eden oldu mu? O kitabı ayrıca yazacağım, Güneş sana buradan selam gönderiyorum


Okuduğum kitap ile beraber açıkçası "Değişim Güzeldir: Baş" kategorisinde epey yol ilerledim.

Hani bisikletinizle hem dengede durmaya çalışıp hem de etrafa bakmaya çalışırsınız ve aslında ikisini de TAM yapamazsınız. Sonra karşınıza bir papatya tarlası çıkar ve içinizde hissettiğiniz o tuhaf duygunun peşinden tarlaya biraz merak çokça da "acaba" ile girersiniz. Girdikten sonra tedirginlik yerini ferahlamaya ve daha önce hiç almadığın nefesleri almana bırakır. Önündeki yol ise sonunu görebileceğin kadar yakın ancak bitmesine izin vermeyebileceğin kadar uzundur. Çünkü o yolda olma halidir seni özgür hissettiren.
Daha az önce üzerinde dengede bile duramadığınız bisikletle bir anda bütünleşip papatyaların o muhteşem kokusunu (leylak da olurdu ama kokusu benim başımı ağrıtır :) da içinize çektiğinizde kenarlarından dumanlar çıkan bir kapı çıkar karşınıza. Hayda! Bu kapının ne işi var burada? Kapıdan geçip ilerlemek veya hep bulunduğunuz yerde kalmak elbette ki sizin elinizdedir. Belki tanıdık bir his ile yaklaştığınızda "evet o daha önce karşınıza çıkan" kapı olduğunu hissedersiniz; daha önce cesaret edip de geçmediğiniz o dumanlı ve buharlı kapı. (Psikolojik çözümlemelere girmeyelim ama evet kapı önemli bir simge) Gözünüze ilişen papatyaya ulaşabilmek için geçtiğiniz kapının ardında o beklediğiniz "bambaşka" hayat veya his yoktur. Sadece zaten hep içinizde olan "nokta" kabuktan çıkıp gerçek ÖZ ile buluşur. Ve bir bakmışsınız bisikletinizle hem dengede gidiyorsunuz hem de etraftaki güzellikleri kaçırmıyorsunuz çünkü hayat sadece deneyimlerden ibaret. "Yanlış" veya "eksik" yapılan bir şey de yok. Tam da olması gerektiği gibi :)
Bu kitabın bende uyandırdığı hislerin başlangıcı diyelim...
Devamı için kitabı bitirdiğimde uzun bir yazı yazma niyetim var.

"Özünde iyi, kaçınılmaz olarak kusurlu varlıklarız, buna güvenebiliriz." 






Devamını oku »